Beynimizin Duygusal Dehlizleri

29 Mayıs 2018 Salı 16:49
241
Okunma
0
Beğenme

BEYNİMİZİN DUYGUSAL DEHLİZLERİ

İrrasyonel Olmak ve Sabırsız Yaşamak:

Beynimiz zamanın yüzde doksanında otomatik pilottadır!

İnsanoğlunun huyudur, dünyanın kendisi için yaratıldığını düşünür. Ona göre kendisi seçilmiş bir yaratıktır. Tüm ilahi dinler de bu görüşü destekler. Ayrıca kendinin her daim mantıklı olduğunu düşünür. Geceleri ışığı kapatarak yatar. Bir yakını öldüğünde üzülür. Kıskanır. Gıybet eder. Bazen de merhamet! İnsan, doğası gereği sürekli olarak duygularının tehdidi ile karşı karşıyadır. Duygular mantığı kolaylıkla gölgeleyebilir.

“İrrasyonel” kitabının yazarı Sutherland, rasyonel düşünceyi; “Kişinin sahip olduğu bilgiler dâhilinde, doğru olma ihtimali en güzel sonucu hedefler ancak rasyonellik yalnızca kişinin ne bildiğine göre değerlendirilebilir. Rasyonel düşüncenin ya da rasyonel karar almanın en iyi sonucu getireceğine dair kesin kanıt yoktur,” şeklinde anlatıyor. Gerçeklik ve rasyonellik size mutluluk sağlar, sağlamaz, sizi hayatta bırakır ya da bırakmaz, kariyerinizde yükseliş sağlar ya da sağlamaz, bu kısmını bilemeyiz. Bu arada Sutherland’in sözünü ettiğimiz kitabının ilgi odağı da bu vaadi vermek değildir. İnsanoğlunun kendi mutluluk oyununu oynamak için gerçekleri saptırma/çarpıtma eğilimine değinerek insanların “düşünen hayvan” olmanın ötesine geçerek duygusal kararlar aldıklarına değinmektedir. Sutherland, insanların karar alma mekanizmalarını etkileyen değişkenleri sorgulayan ve zihnimizin yapısını irdeleyen, geleneksel bakışa dair kuram ve modellerinin dışında yeni perspektiflere de değinen bir kitap yazmış.

Kitabın ilk bölümünde, tek bir örnekten yola çıkarak insanların genelleme yapmamaları gerektiği ve yanlış izlenim edinmenin ne derece kolay olduğu vurgulanmaktadır. Kitapta yapılan bir deneyde İngilizcede “ing” ile biten sözcüklerin mi yoksa “n” ile biten sözcüklerin mi daha yaygın olup olmadığına insanların cevap olarak, bu kolay hatırlanma rahatlığından dolayı “ing” ile biten sözcüklerin daha yaygın olduğunu söylemesi örneği ile tek genel yanlış yargılara varılmaması gerektiğinden söz edilmektedir. İçinde oyun teorisi yaklaşımın meşhur problemi “Mahkûmlar Çıkmazı”ndan, psikolojideki “ilk izlenim”in önemli ve kalıcı olduğuna dair deneylere kadar bu bölümde örnekler bulabileceğiniz rasyonel insan aklının fitne koyucu bir unsuru olan “Bulunabilirlik Hatası”nın kararlarımızda bizi ne kadar yanılttığı anlatılmaktadır.

Kitabın ikinci bölümü olan “İtaat” bölümü, ceza ve öğrenme ilişkisini deneklerden bazılarına öğretmen bazılarına öğrenci olması için verilen ücret dâhilinde inceleyen ve yanlış cevap sonucu öğrenciye elektrik şoku veren öğretmenlerin görüldüğü “Stanley Milgram deneyi” ile itaat etme davranışı gözlemlenmektedir. Bu deney, alınan ücret veya toplum içinde çoğunluğun benzer davranışlara sahne olması nedeniyle, yalnız kalmamak ve yanlış yapmamak adına oluşan “itaat” ortamında kişi insan hayatının otorite karşısında hiçe sayılabileceğini göstermesi açısından ilginç bir deneydir. Buna benzer doktor-hemşire, komutan-asker, profesör-öğrenci ilişkilerinde de görebileceğimiz “itaat etmek” uğruna rasyonel kararlardan vazgeçebileceğimiz gerçeği bu bölümde oldukça net ve kaygı verici bir şekilde anlatılmaktadır.

Kitabın üçüncü bölümünde, iş yaşamında bazı kararların neden yalnız başına değil topluluğun içinde açıklandığı insanların uyumluluk eğilimine dayandırılmaktadır. Hatta kurumsal bülten veya resmi tüzük gibi olguların da çıkış nedeni budur. Kitabın bu bölümünde de topluluk önünde verilen taahhütlerin daha etkili olduğu ve kimi sosyal sorumluluk projelerinde olduğu gibi reklam filmlerinde genel bir kitleyi ön plana çıkararak “onlar inandı, sizin de inanmanız gerekir “ mesajı elbette bizim de uyumlu olmamız beklentisidir. Felsefede ve siyasette “konformizm” olarak adlandırılan bu olgunun “sigarayı bırakmak” gibi olumlu etkileri veya motivasyon değeri yarattığını düşünsek de kararlarımızın rasyonel sağlıkla ilgili gerçekler yerine topluluk önünde küçük düşme gibi özsaygımız ya da egomuzun yara almaması adına yaptığımızı gözlemlersek kararımızın irrasyonel olduğuna ikna oluruz. Uyum gösterme davranışı, içerisinde yer aldığımız toplumsal sınıfın onayını almak için aldığımız kararlar ve kendimizi benimsetmek adına devreye soktuğumuz savunma mekanizmalarından kaynaklanmaktadır.

Kitabın bir diğer bölümünde ise, hayranlık dürtüsünün, taraftarlığımızın, bir gruba üye olduğumuzdaki davranış değişikliklerimizin sorgulandığı ilginç deneyler anlatılmakta. Bu deneylerden birinde, Bennigton Üniversite’sinde yapılan bir araştırmada, okulun egemen siyasi görüşünün liberalizm olduğu ortamda kişilerin orada kaldıkları süre zarfında daha liberalleştikleri saptanmıştır. Bunun nedeni ise kitapta “Risk kayması” olgusu ile açıklanmakta. Bireyler açıkça tek başına olduklarında aldıkları kararlardan çok grup üyesi olarak aldıkları kararlara daha hazırdır.

İşin “sosyal boyutta” üzücü tarafı ise, kitapta bahsedilen grup üyesi kavramını araştırmak üzere oluşturulan bir deneyde dini ve sosyal statüsüne göre oluşturulan grup üyelerinin “iyi”, “kötü”, “arkadaş”, “düşman” gibi karar verici tutumlarını daha önce birbirlerini hiç tanımasalar dahi karşı grubu ne olursa olsun yaftalayacak hale getirecek davranışlar sergilemesidir. İnsanların kimlikleri, dış görünüşleri gibi kişisel farklılıkları nedeniyle yaftalanarak dışlanmalarının yaratacağı sıkıntılar ve olumsuzluklar da kitapta bahsedilen başka önemli konular arasında gelmektedir.

Kitabın bir bölümünde ise, kültürümüze işlemiş ödül ve ceza yöntemlerinin yanlışlığı anlatılmaktadır. Motivasyon sağlamak amacıyla çalışanlara verilen prim, komisyon ve maaş artışı gibi ödüllerin eyleme verilen değeri azalttığı yönündeki deneylerden söz edilmektedir. Bu konuda ABD’de 1960′ların başında ortaya çıkan “Y Kuramı”nın da işaret ettiği, mali teşvik sistemlerinin çalışanın gözünde işi ilginç olmaktan yönelik maaş artırımı, prim, komisyon gibi unsurların hedeflenen sonuca götürülmediği yönündedir. Ayrıca burada esas amaçlanan motivasyonun “Y Kuramı”nda olduğu gibi kişinin kendi motivasyonunu kendisinin sağlaması gerektiğine dair yaklaşımdır.

Benzer şekilde ceza sistemi sorgulandığında ise, özgür irade ile dayatmadan ve cezadan farklı görülen şeylerin daha etkili olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin seçtikleri şiiri okumalarına izin verilen öğrencilerin yarısına o şiiri okumaya zorunlu oldukları, diğer yarısına da sonradan başka bir şiir seçebilme imkânları olduğu söylenmiştir. İstedikleri şiiri seçmelerine izin verilen öğrenciler derslere daha sık gelmişler, dersten daha memnun kalmışlar ve okuma performansları daha iyi olmuştur. Buradaki sorun dayatılan şeyin kötü olduğu algısıdır ki başkalarına bir işi zorlayarak yaptırmak irrasyoneldir ve ters etki yaratmaktadır.

Güçlü duygularımız bizleri bazen irrasyonelliğe iten etkenler arasında gelmektedir. Davranış bilimci B.F. Skinner’ın ödülün performansı arttıracağına dair görüşlerinin aksine, kişinin fazlasıyla ödüllendirildiği takdirde azminin azalacağına ve motivasyonunun düşeceğine dair deneysel bulgular yer almaktadır. Bunun dışında yüksek heyecan, stres, aşk, düşünce esnekliğini azaltmakla birlikte karar verme süreçlerimizdeki rasyonel duruşumuzu da zedelediği sanırım hepimiz tarafından bilinmektedir. Örneğin doktora gitmek istememizin sebebinin kötü haber duymak istememizden, aşırı yemek yeme isteğimizden, alkolizm, sigara içenlerin içmeyenlere göre zararlarına daha az inanmasında olduğu gibi hep bizleri irrasyoneliteye iten duygu ve dürtülerimizi kontrol edemeyişimizden kaynaklanmaktadır. Bunun dışında yazarın birçok taşkınlık, baskın, holiganlık gibi duygularının bir sebebinin de “sıkıntı” olduğuna dair bulgular da oldukça dikkat çekicidir.

Kitapta karar verildikten sonra bizlere sunulan aksi kanıtlar hakkında nasıl duyarsız olabileceğimize ilişkin bir bölüm yer almaktadır. Bu bölüm, insanların bir kere karar aldılar mı, kararlarının yanlış olduğuna dair çok güçlü kanıtlarla karşılaşsalar bile kararlarını değiştirmeyi istemeyecekleri görüşü üzerine şekillendirilmiştir. Örneğin taraftarı olduğumuz siyasi partinin propagandalarını dinlerken, diğer siyasi partileri dinlememek ve kötülemek gibi veya pazar araştırmaları itibariyle, belirli bir model araba sahibi birinin o modele dair reklamları ya da ilgili ne görürse okuduğu ve diğer markalar hakkındaki şeyleri büyük ölçüde göz ardı ettiğinin bilinmesi gibi. Diğer ilginç bir örnek ise kanser olduğunu söylenen kişilerden %20′sinin inanmayı reddetmesidir.

İrrasyonel kitabında kanıtları çarpıtmak ile ilgili bölümde örnek olarak II.Dünya Savaşı’nda İngiliz birliklerinin başına gelen Arhem Savaşı’nda komutanın savaşı kazanmak yerine kişisel zaferi uğruna mevcut planının başarıya ulaşmayacağını gösteren kanıtları çarpıtarak hareket ettiği için hezimete nasıl uğradığının hikayesi yer almaktadır ve konuya ilişkin olarak Sir Fransic Bacon’un kanıt çarpıtmaya yönelik şu yazısına işaret edilmektedir:

“İnsan bir kere bir görüşü benimsedi mi her şeyi bu görüşle uyuşacak ve destekleyecek bir yöne çeker. Aksi yönde daha çok sayıda ve ağırlıkta örnek olsa bile, bunları ya önemsiz görür ve ihmal eder ya da başka bir sebeple bir kenara bırakır ve reddeder. Bu büyük ve zararlı önyargılar neticesinde görüşleri sarsılmamış olur.”

Kitapta tutarsız kararlar alma ve kötü bahislerde bulunma üzerine yazılan bölümde, insanların kayıp ve kazanç konusundaki görüşlerine değinilmektedir. İnsanların olasılıklarla mümkün kazanç ve kayıpları birleştirmekle çok güçlük çekerler. Ve kusuru tespit etmek için gereken süreyi yeterince düşünmediklerinden kusuru bulmakla meşgul olurlar ve bulma olasılığıyla süreden daha fazla ilgilendiklerinden dolayı bu davranış kişiye zaman kaybettirir ve irrasyoneldir. Burada insanların bir kaybı eşdeğer bir kazançtan daha önemli saymalarından dolayı kazanç elde etmekten ziyade kayıpları önlemek için daha fazla risk almaya hazır olmalarıdır.

Burada bir diğer örnek pazarlama taktiklerinden biri olan 500 dolar indirimi hakkındadır. 2000 dolarlık ürünün ürün fiyatını vitrinde “1500 dolar” olarak göstermekten çok “500 dolar indirim var” demek, insanları daha çok etkilemektedir.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda yapılan deneyler sonucunda, insanların kendi muhakeme yeteneklerine duydukları yersiz güven sonucu, hem geleceği aslında olduğundan çok daha iyi şekilde tahmin ettiklerine inandıkları hem de geçmiş olaylara ve önceki görüşlerine ilişkin hafızalarını çarpıttıkları dile getirilmektedir. Aşırı güven eğiliminin fazla olduğu insanların geriye dönük değerlendirmelerde yanıldıkları bulgularla kanıtlanmıştır.

İnsanın içinden gelen içsesin doğruyu söylediğine dair birçok inanış bulunmaktadır. Kitabın sezgilere bağlı yanılgılardan söz eden bölümünde sezgilerinin iyi olduğunu iddia eden herkese kuşkuyla yaklaşılması gerektiği ve sezgisel kararlar yerine iş yaşantımızda matematiksel modeller kullanarak karar vermekten çekinmememiz konusunda görüşlere yer verilmektedir. Burada sayısal yöntemlerin hakemlerden her zaman daha iyi sonuç verdiğini ortaya koyan bir gerçekten söz edilmekte ve hakemin makine olmadığı ve önerme oluşturma becerileri mükemmel olsa da güvenirlikten yoksun olmasının duygusal bir canlı olması gerçeğinde yattığı gerçeğine işaret edilmektedir.

Kitabın son bölümü ise insanoğlunun evrim sürecinde eğer ayakta kalması ve türünü devam ettirme hedefi varsa, irrasyonel davranışlarının buna fayda sağlamadığı durumlar olsaydı ayakta kalmaması gerektiği savından hareketle irrasyonel davranışlar sergilememizin ana nedenlerini sorgulamaktadır. Burada bir gruba ait olma ihtiyacımız veya yemek, üreme, korunma gibi primitif ihtiyaçlarımızın hala türümüzü devam ettirmemiz için gerekli olmasından dolayı bu tarz güdülenmenin yarattığı biyolojik etkinin irrasyoneliteyi tetiklemesinin normal olacağıdır.

Diğer bir neden ise, beynimizin başta rastgele birbirine bağlanmış hücreleri ağlarından oluşmasıdır. Bu tür ağ yapısının da dağınık olmaya meyilli olması daha az belirgin verilerin hesaba katılmasını önlerken çok belirgin olan şeylerin diğer bağları durdurmasından kaynaklanmaktadır ki makinelerin güvenirliğinin de bu açıdan insana göre fazla olması biyolojik bir sinirsel ağa sahip olmamasından ileri gelmektedir.

İrrasyonel davranmamıza dair üçüncü neden ise zihinsel tembelliği seçmemizdir. Eski beyin olarak isimlendirilen beynimizin kararlarımızdan sorumlu bölgesinde de zaten zihinsel olarak “çok yorulmama” eğilimi vardır. Dördüncü neden ise temel olasılık kuramlarını, temel istatistiği ve bu alanlarda geliştirilmiş kavramları kullanamamamızdır. Tüm bu nedenler İrrasyonel kitabının yazarı tarafından sıralanırken, irrasyonelitenin azaltılması için hangi yöntemleri tavsiye ettiğine yer veriliyor. Açık fikirli olmak, düşündüklerini yazıya dökebilmek, kibirden uzak durmak gibi, fevri davranmamak gibi temel davranışların önemini vurguluyor. Bilim, istatistik, rasyonelite birçok insan için sıkıcı ve tahammül edilemez ölçüde uzak durulması gereken yaratıcılığı öldürücü olarak gelse de aslında kendi içinde inanılmaz hazlar barındırır ve bu yüzden yadsınmamalıdır.

 

Prof.Dr. Uğur Batı - Eğitmen/Yazar



 Yorumlar 


Benzer Videolar
Katma Değer Vergisi
Almaya Rehberlik Prensipleri
Dijital Dönüşüm Serisi 9 - Bulut Bilişim
Perakende Serisi 10 - Mağazacılıkta Temel Finansal Yönetim
Cesaretten Merhamete 1 - Giriş
Şirket Kurarken Dikkat Edilecekler ve Şahıs Şirketleri


Benzer Makaleler
Markalaşma ve Karar Bilimi Yazını
Hem İş Hem Arkadaşlık
Facebook E-Ticaretçileri Üzdü
Stres Çarkından Öğrenecek Çok Şey Var
Yeni Yıl, Yeni Hedefler
Dönem Sonu İşlemleri